Anılar

Okulun 1910 yılı mezunlarındackili Levent anlatıyor:

“Yıl 1910, kış vakti. Gece bir arap hırsız, mektebin demir parmaklığını aşarak içeriye giriyor. Fakat tam bu sırada kapıcı Ali Ağa yetişiyor. Hırsızı yakalamaya muvaffak oluyor. Sonra birden bire bahçeyi doldurduk. Adamcağızı evvela çırılçıplak soyduk, sonra kovalarla bir soğuk su banyosuna tabi tuttuk. Muziplerimiz işi daha ileriye götürdüler. Hırsızın bir kaşını, bıyığının bir tarafını, saçlarını kazıdılar. Mücella başına paletleri getirip resimler yaptılar. Ondan sonra da el çırparak avlu ortasında oynattık. Sabah olunca hırsızı bu kıyafetle tek kaş, tek bıyık resimli ve boyalı bir başla önümüze katıp trampet çala çala polis karakoluna götürüp teslim ettik.”

Okulun 1938 mezunu Kemal Eczacıbaşı anlatıyor:

“Okul takımının maçı vardı. Cemil santrafor, İlhan Sipahioğlu’da sol açık oynuyordu. Maç öyle hararetli idi ki, bir ara bizim takım bir penaltı kazandı. Atatürk Lisesiler sevinçten kıyameti koparıyordu. Penaltıyı Cemil çekecekti. Sipahioğlu tutturdu mu ben çekeceyim diye. Etme eyleme dediler. Cemil kızar dediler. Fakat bir baktık Cemil İlhan’ın kulağına birşeyler söyledi. Öbürü de peki diye başını salladı, ve Cemil penaltıyı çekme hakkını İlhan’a verdi. Meğer Cemil, Ilhan’ın kulağına penaltıyı sana çektiririm, ama sen de bana İngilizceden kopye vereceğine söz ver demiş. İlhan da söz verince bu işi böyle halletmişler.”

1931-32 mezunu Operatör Doktor Bekir Dalay anlatıyor:

“10. sınıfta Farisi dersinden ikmale kalmıştır. Günlerce ikmal imtihanına hazırlandık, derken önce beni sınıfa almaya sınıfa ve suallerle terletmeye başladılar. Tam imtihanım bitti, o sırada Müdür Hilmi Bey elinde bir telgrafla içeri girdi. Hoca dedi: vekalet farisi dersini lağv etti. İmtihana lüzum kalmıyor artık. Bu telgraf ve imtihan sualleri o anda canıma tak etmiş olacak ki, Müdür Bey’e “aman be Müdür Bey şu telgrafı yarım saat önce getirsen olmaz mıydı?” diye söyleyivermişim. Tabi benden sonraki arkadaşlar, farisi imtihanından kurtulmuşlardı, şapkalarını havaya attılar.”

 

İzmir eski Defterdarlarından 1930-31 mezunu Kemal Elhan anlatıyor:

“Tatar Yakup Bey adında meşhur bir fizik hocamız vardı. Yakup Bey bir taraftan Fransa’da tahsilini yapıyor, diğer taraftan arada İzmir’e gelip Atatürk Lisesi’nde hocalık yapıyor. Bu yüzden de talebelerin çoğunu tanıyamazdı. Bir gün hoca karanlık odada meraklılarla tecrübe yaparken, yine muzip arkadaşlar cebinden yavaşça not defterini almışlar. Müzakereye kalkmış gibi, kendilerine bol bol not yazmışlar. Defteri de yine cebine salıvermişler. Hoca sonra notları tetkik ederken bakmış ki birkaç talebe çok yüksek not almış. Galiba tereddüde düşmüş olacak, ertesi derste sınıfa gelince bunları derse kaldırmak için isimlerini okumaya başlamış. Mesela Nuri der, Nuri ayağa kalkar, yok efendim bugün gelemedi der, öbürünün ismini okur, aynı cevabı alır. Hoca şahsen talebeleri tanıyamadığı için inanır, öbür derse kadar müzarekeyi unutur giderdi.”

Necdet Özbelge anlatıyor:

“Bir gün okula geç kaldım. Bizim okulun disiplinini bilenler işin ciddiyetini anlarlar. Bu gecikmeden iki gün sonra, rahmetli Tozkoparan hoca beni İnzibat Meclisi’ne şevketti… Meclis’in Başkanı da Sait Odyak … Niçin geciktiğini sordu. Benim de o anda aklıma bir yalan geldi. Sati hocanın temizliği sevdiğini ve sakallı gezenlerden hoşlanmadığımı bilirdim, yalanı yapıştırdım: Sabahleyin evde jilet bulamayınca berbere gidip traş olmak zorunda kaldım. Onun için de geciktim. Bu sözüm üzerine Sait Hoca İnzibat Meclisi’nin Raportörüne gülerek şu satırları yazdırdı: Mazaret traş… affedildi.”

 

Okulun 1919 yılı mezunu ve 1947-67 yılları arasındaki Müdürü Enver Demir anlatıyor:

“Babam Bayındır’da Posta Telgraf Müdürü olduğu için ben lisede yatılı idim. İşgal öncesi gecede Mustafa Necati, Vasıf Çınar, Hikmet Türk gibi hocalarımız, okulun ortasındaki havuzun başında toplandılar. Biz yatılı öğrenciler onları balkonlardan seyrettik. Gece maşatlıkta miting oldu. Ertesi sabah Yunan askerleri ve Rum halkı şenlik yaparak, Konak meydanına girince kanlı çatışma oldu. Birçok Türkü katlettiler, sonra Yunanlılar okulu bastı, sonra hocalarımızı da aramıza katıp, sürü halinde bizi Kordondan Alsancağa götürmeye başladılar. Birçok arkadaşımız yaralandı. Akşama doğru bir geminin anbarına attılar hepimizi. İki gün orada kaldık. Konsoloslar ile müftü gemiye geldi. Uzun konuşmalardan sonra bizi bir akşam salıverdiler. Tüm Punta (Alsancak) çılgın gibi eğleniyordu. Binlerce kişi yollarda hora tepiyordu. Yolda bizi durdurup sürekli Zito (Yaşa) diye bağırttılar, sonunda Konağa güçlükle gelip arkadaşım Şinasi’nin beyler sokağındaki evine sığındık. İçeri girdiğimizde, tüm mahallenin kadınlarının eve dolmuş olduğunu ve ağladıklarını gördüm. Geceyi orada geçirdik. Sabah okula geldiğimde tatil edilmiş olduğunu gördüm.”

Comments are closed.

Close Search Window